Babaanne evi
Sokağa girerken başlar heyecanı. Toprak bir yolu vardır oranın.
Arabanın bahçeye girmesi için sürgülü kapıyı açmak gerekir. Küçükken “Sen inme, çekemezsin.” derlerdi. Şimdi arabadan ilk fırlayan benim açmak için.
O kapı açılış sesini dedem duyar hemen çıkar dışarı. Arkasından da babaannem üstünde mutfak önlüğü, ellerini küçük bir havluya silerek çıkar. Şu yaşıma geldim dedemin ve babaannemin elini bayramlar dışında öpmedim. Çünkü ne zaman öpmeye yeltensem elini arkaya saklar, sarılırlar. Ben de öyle alıştım. Babaannem ise beni her gördüğünde mutluluk dolu yüksek bir sesle “Bu kim?” der. Söyleyişi hiçbir zaman soru içermez, daha çok bir coşku vardır.
Alınan şeyler içeri taşınır, genelde yemek saatine denk geldiğimiz için annem ve ben sofra işine girişir, babaanneme bir şey yaptırmamaya çalışırız. Masa kurulur, yemekler konur ve dedem gür sesiyle yemeğe güzellik katan anılar anlatır.
Yemek faslı biter de babaanne baklavası olmaz mı? O da gelir tabi. Bir başkadır tabi o. Köy de yenen her şey ayrıdır aslında.
Yemekler bitti mi iş yine bize döner. Küçükken engel olunurdu bulaşık için bana. Zaten bu seneye kadar bulaşık makinesi de yoktu. Bir yaşa geldim, bu sefer kaş göz işaretleriyle yapmam gerekenler anlatıldı. Neyse ki artık her şey kendiliğinden oluyor. Ben bulaşığın başına geçiyorum. Annem masayı kaldırıp yerleri süpürüyor. Tabi genelde benden önce babaannem bulaşık işine fırlıyor, ben de dil döküp onu oturtmaya çalışıyorum.
Ardından çay demleniyor. Arada bittiğini görmediğim çayları annem kaş göz işaretleriyle gösteriyor. Ben de işe koyuluyorum.
Öyle öyle geçiyor gece. Hepsi de birbirinden eğlenceli oluyor.
Bayramlardan bahsetsem neler neler olur. Bambaşkadır köydeki bayramlar.
